Haberde, Türkiye ile olası bir çatışma durumunda Yunanistan’ın sözde “önleyici saldırı” kapasitesini nasıl kullanabileceğine ilişkin dört aşamalı bir senaryo anlatılıyor.
Burada kritik ayrıntı şu:
Ta Nea bu senaryoyu, Yunanistan’ın resmen kabul edilmiş veya kamuoyuna açıklanmış kesin bir savaş planı olarak sunmuyor. Senaryonun, gazetenin görüştüğü askerî analistler ve kaynakların değerlendirmelerine dayanan “olası ve gerçekçi” bir senaryo olduğu belirtiliyor.
Dolayısıyla bunu “Atina’nın Türkiye’ye karşı kesinleşmiş dört aşamalı savaş planı” şeklinde sunmak doğru olmaz. Ancak senaryonun devamında ortaya konulan tablo oldukça dikkat çekici.
İddiaya göre Türkiye’nin muhtemel karşılığı füze ve insansız hava araçlarıyla olabilir. Bu aşamada Yunanistan’ın Patriot hava savunma sistemleri ile yeni Kimon sınıfı fırkateynlerinin SeaFire radarlarının devreye gireceği öne sürülüyor.
Ardından, ilk 24 saatin sonunda ABD, NATO ve Avrupa Birliği’nin taraflara ateşkes yönünde baskı yapacağı ve Yunanistan’ın da askerî açıdan avantajlı bir konumda müzakere masasına oturacağı iddia ediliyor.
Masa…
İşte senaryonun en ilginç tarafı burası.
Senaryoyu hazırlayanların anlattığına göre mesele 24 saat içinde askerî üstünlük sağlayıp, ardından Batılı müttefiklerin baskısıyla masaya avantajlı oturmak.
Fakat şu soru hiç sorulmuyor: O masa nerede kurulacak?
Daha önemlisi…
24 saatlik bir çatışmanın sonunda o masaya kim, hangi şartlarda ve hangi askerî tabloyla oturacak? Çünkü Türkiye ile Yunanistan arasında çıkabilecek bir savaşın sonucu yalnızca ilk askerî hamlelerle belirlenemez. İki ülkenin de NATO üyesi olması, ittifak içindeki siyasi dengeler, uluslararası hukuk, ABD ve Avrupa ülkelerinin tutumu, Doğu Akdeniz’deki enerji ve ticaret hatları, çatışmanın başka bölgelere yayılma ihtimali ve ekonomik sonuçlar birlikte değerlendirilmek zorundadır.
Üstelik Ege ve Doğu Akdeniz, yalnızca iki ülkenin değil; Avrupa’nın, NATO’nun ve küresel ticaret sisteminin de doğrudan çıkarlarının bulunduğu son derece hassas bir bölgedir.
Böylesine büyük bir çatışmanın “24 saatlik askerî operasyon” gibi düşünülmesi, savaşın siyasi, ekonomik ve diplomatik boyutlarını fazlasıyla küçümsemek olur.
Türkiye’nin vereceği karşılığın ne olacağını, çatışmanın nasıl gelişeceğini veya hangi tarafın hangi sonucu elde edeceğini bugünden kesin olarak söylemek mümkün değildir.
Ama bir gerçek var:
Savaş, harita üzerinde çizilen senaryolara benzemez.
Hele ki iki NATO ülkesi arasında çıkabilecek bir savaşta…
Bir füzenin nereye düştüğü kadar, sonrasında hangi başkentlerin nasıl tepki vereceği de önemlidir. Bir İHA’nın havalanması kadar, birkaç saat sonra finans piyasalarının, enerji hatlarının, deniz ticaretinin ve diplomatik ilişkilerin nasıl etkileneceği de önemlidir.
Bu nedenle “vur, 24 saat bekle, sonra avantajlı şekilde masaya otur” şeklindeki bir kurgu, savaşın en önemli değişkenini gözden kaçırıyor: Karşı tarafın da bir planı, kapasitesi ve iradesi vardır.
Ve o planı kimse önceden kesin olarak bilmiyor.
Bizde güzel bir söz vardır:
“Keçiye rakı içirmişler, kurdun evini sormuş.”
Yunan tarafında ise rüyaların ayrı bir yeri olduğu bilinir.
Antik Yunan dünyasında rüyaların geleceğe ilişkin mesajlar taşıdığına, tanrısal bir uyarı olabileceğine inanılırdı. İnsanların ilahi cevap veya şifa aramak amacıyla tapınaklarda uyuyarak rüya görmeyi beklediği de bilinir.
Öyleyse insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Bu anlatılanlar bir savaş senaryosu mu, yoksa Antik Yunan’dan kalma bir rüyanın modern versiyonu mu?
Benim tek dileğim şu:
Bu rüyayı gören Yunanlı komşularımız ter içinde uyanmamaları.
Çünkü rüyanın gerçek olduğunu anladıkları anda…
iş işten geçmiş olabilir.










