Türkiye, birbirinden farklı coğrafyaları, şehirleri, kültürleri ve hayat biçimleriyle büyük bir bütündür. Karadeniz’in dinamizmi bu bütüne ayrı bir renk katarken, Doğu Anadolu’nun sabrı ve derinliği; Ege’nin üretkenliği, İç Anadolu’nun dirayeti ve Güneydoğu’nun güçlü toplumsal dokusu Türkiye’nin ortak zenginliğini oluşturur.
Ne var ki zaman zaman ülkenin bazı bölgelerinde kamu kurumlarına, bürokratik mekanizmalara ve karar mercilerine erişimin diğer bölgelere kıyasla daha kolay olduğu yönünde bir algı ortaya çıkmaktadır.
Bu noktada mesele herhangi bir şehri veya bölgeyi öne çıkarmak ya da diğerini geride bırakmak değildir. Mesele, devlet hizmetlerine ve karar alma mekanizmalarına erişimde fırsat eşitliğinin güçlendirilmesidir.
Örneğin bir vatandaşın Ankara’daki bir kamu makamına veya yetkiliye ulaşabilmesi, yaşadığı şehrin sosyal ve siyasi bağlantılarıyla doğrudan ilişkili olmamalıdır. Van’da ciddi bir mağduriyet yaşayan bir vatandaşın da Trabzon’da, İzmir’de veya Ankara’da yaşayan vatandaş kadar hızlı ve etkili biçimde sesini duyurabilmesi, güçlü bir devlet anlayışının gereğidir.
Devletin vatandaşla kurduğu ilişkinin ölçüsü, vatandaşın kim olduğu veya nereden geldiği değil; hak ve ihtiyaçlarının niteliği olmalıdır.
Burada üzerinde düşünülmesi gereken bir başka husus da, kamu görevlileri ile vatandaş arasındaki ilişkinin bölgeler arasında farklı biçimlerde tezahür etmesidir. Bazı bölgelerde bürokratlara ve siyasetçilere karşı daha mesafeli ve eleştirel bir toplumsal tavır görülürken, bazı bölgelerde kamu otoritesine karşı daha geleneksel ve yüksek bir saygı kültürüyle karşılaşılabilmektedir.
Bu farklılıkları bir üstünlük veya eksiklik olarak değerlendirmek yerine, Türkiye’nin sosyolojik çeşitliliğinin bir parçası olarak görmek gerekir.
Ancak bütün bu farklılıkların üzerinde ortak bir ilke bulunmalıdır:
Devletin gücü, vatandaşlar arasında ayrım gözetmeden aynı güven duygusunu oluşturabilmelidir.
Türkiye’nin herhangi bir bölgesinin gelişmesi, başka bir bölgenin ihmal edilmesi anlamına gelmemelidir. Karadeniz büyürken Doğu’nun beklemesi, Ege gelişirken İç Anadolu’nun geride kalması kabul edilebilir bir kalkınma anlayışı değildir.
Çünkü Türkiye’nin kalkınması bir bölgenin diğerine üstünlüğüyle değil, bütün bölgelerin birbirini tamamlamasıyla mümkün olacaktır.
Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, bürokratik ve siyasi gücün belirli merkezlerde yoğunlaşmasından ziyade, kamu hizmetlerinin ülkenin her köşesine aynı etkinlik ve hassasiyetle ulaştırılmasıdır.
Bir vatandaşın Ankara’ya ulaşabilmesi elbette önemlidir. Fakat daha önemlisi, Ankara’nın vatandaşa ulaşabilmesidir.
Devletin gücü, vatandaşın kapısını çalabildiği ölçüde anlam kazanır.
Bu nedenle Türkiye’nin önümüzdeki dönemde yalnızca ekonomik kaynakların değil, bürokratik imkânların, kamu hizmetlerinin ve karar mekanizmalarına erişimin de daha dengeli dağıtılması üzerine düşünmesi gerektiğine inanıyorum.
Çünkü bir tarafı güçlendirirken diğer tarafı görmezden gelmek, kısa vadede bir başarı görüntüsü oluşturabilir; ancak uzun vadede toplumsal dengeyi zayıflatır.
Oysa Türkiye’nin ihtiyacı olan şey bölgeler arasında bir güç mücadelesi değil, bölgeler arasında adil bir güç dengesidir.
Karadeniz’in sesi duyulurken Van’ın sesi de duyulmalı.
Ege’nin yüzü gülerken İç Anadolu’nun da nefesi rahatlamalı.
Doğu’nun vatandaşına devletin kapıları nasıl açıksa, batının vatandaşına da aynı kapılar aynı açıklıkta olmalı.
Çünkü hepimizin ortak ülkesi olan Türkiye’nin gerçek gücü, gücün belli merkezlerde toplanmasından değil; her vatandaşın kendisini devlet karşısında eşit, değerli ve duyulabilir hissetmesinden geçer.
Ve belki de bugün üzerinde en fazla düşünmemiz gereken cümle şudur:
Devletin büyüklüğü, vatandaşın devlete ne kadar yakın olduğuyla değil; devletin her vatandaşına ne kadar yakın olduğuyla ölçülmelidir.










