Güney ve Batı Avrupa’da hayat pahalılığı, barınma krizi, eğitim koşulları, iş güvenliği ve siyasi talepler nedeniyle yükselen toplumsal tepkiler dikkat çekiyor. Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, Belçika, Arnavutluk ve Yunanistan gibi ülkelerde yaşanan eylemler, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu sorunları bir kez daha gözler önüne seriyor.
Fransa’da yaşanan şiddet ve yağma olayları, güvenlik tartışmalarını beraberinde getirirken diğer ülkelerde de sokakların sesi yükseliyor. Yunanistan’da öğrencilerin yüksek kiralara ve hayat pahalılığına dikkat çekmek için Atina’daki Sintagma Meydanı’nda çadır kurarak eylem yapması, meselenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal bir boyut taşıdığını gösteriyor.
Çünkü bu işler çoğu zaman böyle başlar: Önce ekonomik sıkıntılar büyür, ardından toplumsal öfke sokağa taşar. Sorunlar zamanında çözülmezse protestolar yayılabilir, gerilim artabilir ve olaylar kontrolden çıkabilir.
Peki, Avrupa’nın siyasi yöneticileri bu tabloyu doğru okuyabiliyor mu?
Türkiye söz konusu olunca her şey değişiyor!
Avrupa ülkelerinde toplumsal huzursuzluklar yaşanırken Yunanistan’ın Türkiye’ye yönelik siyasi ve diplomatik tutumu da ayrı bir tartışma konusu.
Libya’nın doğusundaki parlamentonun, Türkiye ile 2019 yılında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılması Mutabakatı’nı onaylaması, Yunanistan’da yeni bir siyasi tartışmayı beraberinde getirdi.
Yunan basınında bu gelişme, Ankara’nın Libya’daki etkisi ve Yunanistan’ın Doğu Akdeniz politikası açısından değerlendirildi. Bazı yorumlarda bunun Atina için diplomatik bir gerileme olduğu ileri sürüldü.
Burada asıl dikkat çekici olan, Yunanistan’ın kendi içindeki ekonomik ve toplumsal sorunlarıyla uğraşırken dış politikada Türkiye’yi sürekli öncelikli bir mesele hâline getirmesidir.
Elbette her ülkenin kendi ulusal çıkarlarını savunma hakkı vardır. Türkiye de kendi haklarını ve çıkarlarını savunacaktır. Ancak uluslararası siyasette sağlıklı değerlendirme yapabilmek için yalnızca rakibin hamlelerine değil, insanın kendi ülkesindeki sorunlara da bakması gerekir.
Mesele Türkiye olunca içerideki sorunlar unutuluyor mu?
Bir ülkede gençler yüksek kiralar nedeniyle barınmakta zorlanıyorsa, hayat pahalılığı vatandaşın yaşamını güçleştiriyorsa, sokaklarda toplumsal huzursuzluk büyüyorsa, siyasi yöneticilerin öncelikle bu sorunlara kulak vermesi gerekmez mi?
Türkiye’ye karşı diplomatik üstünlük aramak başka, kendi ülkesindeki sorunları görmezden gelmek başkadır.
Yunanlara atfedilen şu söz, anlatmak istediğimiz durumu özetliyor:
“Deve kendi hörgücünü asla görmez!”
İnsan bazen başkasının kusurunu kolayca görür ama kendi kusurunu fark etmekte zorlanır. Devletler için de benzer bir durum söz konusu olabilir. Başka ülkelerin hatalarını eleştirirken kendi içindeki sorunları görmezden gelen yönetimler, zamanla gerçeklerden uzaklaşabilir.
Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde yükselen toplumsal tepkiler, yöneticilere önemli bir uyarı niteliği taşıyor: Halkın ekonomik sıkıntıları, barınma sorunu ve gelecek kaygısı küçümsenemez.
Yunanistan da bu gerçeklerden bağımsız değildir.
Öyleyse soralım:
Yunanistan başkalarının kusurlarını ararken kendi hörgücünü görebilecek mi?
Yoksa Türkiye karşıtlığı, kendi sorunlarını görmenin önüne mi geçecek?
Unutulmamalıdır ki sokakların sesi bazen diplomatik açıklamalardan çok daha güçlüdür. Bir ülkenin gerçek gücü yalnızca dış politikadaki iddialarıyla değil, kendi vatandaşlarına sunduğu yaşam koşullarıyla da ölçülür.










