İkramların parıltısı, özel dikim takım elbiselerin vakur duruşu ve fonda çalan hafif caz müziği… Dışarıdan bakıldığında, başarının ve gücün yeryüzündeki en somut tecellisi gibiydi bu manzara. Bir iş insanı olarak hayatım pazar paylarını büyütmekle, finansal riskleri yönetmekle ve insan kaynaklarını optimize etmekle geçti. Dolayısıyla bu tarz geometrik dekorlara, steril gülüşlere ve incelikli protokollere fazlasıyla aşinayım. Fakat o gece, o pırıltılı salonun tam ortasında dururken, içimi aniden çok garip, rasyonel matematiğe sığmayan soğuk bir his kapladı.
Etrafıma baktım. İnsanlar birbirlerine yaklaşıyor, sahte bir hararetle el sıkışıyor ve daha isimlerini bile sormadan o meşhur ritüeli gerçekleştiriyorlardı: Kartvizit teatisi. Herkes cebinden çıkardığı o küçük, yaldızlı kâğıt parçalarını birer zırh gibi, birer asalet nişanesi gibi karşısındakine uzatıyordu. "Kurucu Ortak", "Genel Müdür", "Bölüm Başkanı", "Yatırım Stratejisti"… Unvanlar havada uçuşuyor, kağıtların üzerindeki o büyük harfler salonun tavanına kadar yükseliyordu. O an fark ettim ki, bizler orada insan olarak bulunmuyorduk. Bizler, o parıltılı salonda, kartvizitlerimizin gölgesinde yaşayan, unvanlarının arkasına saklanmış birer gölgeden ibarettik. Birbirimizin gözlerinin içine değil, o küçük kağıtlardaki kurumsal hiyerarşiye tapıyorduk.
Sahi dostlar, biz ne ara karakteri unvanla, insanlığı ise kartvizitin kalınlığıyla ölçer olduk? Kendimizi bu sahte itibar vitrinlerinde ne ara bu kadar yalnızlaştırdık?
Gelin eğri oturalım, doğru konuşalım. Modern iş dünyasının içimize zerk ettiği en büyük illüzyon, "unvan eşittir insan" yalanıdır. Bir insanın değerini, onun ruhsal derinliğiyle, ahlaki omurgasıyla ya da nezaketiyle değil; kartvizitinin arkasındaki şirketin piyasa değeriyle ölçüyoruz. "CEO" veya "Başkan" tabelasını gördüğümüz an, içimizdeki o uygar, muhakeme yeteneği olan insan usulca masayı terk ediyor. Yerine, güce tapınan, o unvanın önünde ceketini ilikleyen, menfaat endeksli ilkel bir canlı oturuyor. Karşımızdaki insanın ne kadar bencil ne kadar kaba, hatta ne kadar niteliksiz olduğu ehemmiyetini kaybediyor; yeter ki unvanının altında yatan sermaye yeterince büyük olsun.
Buradaki trajedi sadece sahte dostluklar kurmak da değil. Asıl trajedi, o parlak kartvizitleri kaldırdığımızda altından çıkan o büyük, çorak insanlık enkazıdır. Plaza katlarında, lüks yönetim kurulu odalarında el sıkıştığımız o insanların pek çoğunun iç dünyasına adım attığınızda koca bir hiçlikle karşılaşıyorsunuz. Sanattan anlamayan, edebiyattan nasibini almamış, bir çocuğun gözündeki parıltıyı ya da bir fırtınanın estetiğini fark edemeyecek kadar körelmiş zihinler... Hayatı sadece Excel tablolarındaki kar-zarar hanelerinden ibaret sanan, dostlukları bile "stratejik ortaklık" veya "network yatırımı" olarak gören feci bir sığlık bu. Biz aslında insan biriktirmiyoruz; gelecekte ranta çevirebileceğimiz birer canlı hisse senedi topluyoruz ceketlerimizin iç cebinde.
Eskiler ne güzel söylerdi; "Kişi, elbisesiyle ağırlanır, ilmiyle uğurlanır" diye. Modern çağ bizi kurumsal elbiselerle ağırlarken, ruhsal olarak muazzam bir cehaletle uğurluyor. Davet bittiğinde, o ışıklar söndüğünde ve herkes o lüks arabalarına binip yalnızlığına döndüğünde ne kalıyor geriye? Elinizde tuttuğunuz o yirmi tane kartvizit, gecenin sonunda odanızdaki masanın üzerinde işlevini yitirmiş birer kâğıt parçası gibi kalıyor. Çünkü o kartvizitlerin arkasında dokunulacak bir ruh, sığınılacak bir dostluk, dertleşilecek bir insan bulamıyorsunuz. Tıpkı borsada içi boş bir şirketin hisselerine tüm servetini yatırıp batan bir spekülatör gibi, biz de hayatımıza unvanları yığıyor ama insanlığın özünü kaçırıyoruz.
İşin boyutunu biraz daha büyütelim. Bu "niteliksiz itibar" psikolojisi sadece iş yemeklerinde, plazalarda kalmadı; hayatımızın en mahrem alanlarını, sosyal ilişkilerimizi de istila etti. Dijital dünyadaki profillerimiz de birer kurumsal kartvizit değil mi artık? LinkedIn hesaplarımız, Instagram biyografilerimiz… Önümüze serilen sonsuz bir başarı gösterisi. Herkes sürekli "başarıyor", herkes sürekli "yönetiyor", herkes "zirvede". Bir insanın kalbinin kırıklığıyla, hayat karşısındaki yorgunluğuyla ya da vicdanıyla ilgilenmiyoruz. Varsa yoksa sergilenen o kusursuz kariyer geometrisi. Bir insanın ruhuna dokunmadan, sadece onun dışarıya yansıttığı o "başarılı" maskesini tüketiyoruz. Sonuç ne mi? Sindiremediğimiz unvanlar, yaşayamadığımız samimi duygular ve nihayetinde zihinsel, ruhsal bir iflas hali.
Tükettikçe ve unvan basamaklarını tırmandıkça zenginleştiğini sanan modern insan, aslında eksiliyor, çürüyor ve hafifliyor. Hayatı da bir kurumsal merdiven gibi hızlıca, çiğnemeden, etrafına bakmadan tırmanmaya çalışıyoruz. Bir masada oturup iki insan gibi derin bir sohbetin sessizliğini paylaşmak yerine, birbirimize yaptığımız işleri "pazarlamaya" çalışmamız hep aynı içsel yoksulluğun ürünüdür. Unvanı büyüdükçe vicdanı küçülen, şirketi değer kazandıkça insanlığı değer kaybeden bir jenerasyonun trajedisini izliyoruz otuzuncu katların pencerelerinden.
Bu dünya, hepimizin insan kalabilmesine yetecek kadar hikâye ve samimiyet sunuyor dostlar; ama her birimizin o dipsiz egolarını, o mülkiyet ve statü açlığını doyurmaya ne plazaların boyu yeter ne de bu kurumsal basamakların sonu gelir. Kartvizitlerimizi masaya fırlatırken sergilediğimiz o bencil, "ben sizden üstünüm"cü tavır, aslında kendi içimizdeki o derin aşağılık kompleksinin ve güvensizliğin fecaat bir özetidir. Yan masadaki insanın hakkını, alt katta çalışan personelin emeğini, sadece kendi unvanımızın gücüne dayanarak ezip geçiyoruz.
Gerçek asalet, gerçek tokluk ve zenginlik; elindeki tüm unvanlar, sahip olduğun tüm kurumsal güç ve finansal kudret önünde çıplak ve savunmasız dururken, o kartviziti cebine koyup karşındakiyle sadece "insan olarak" konuşabilme zarafetidir. Kendini kurduğun o sahte imparatorluklardan soyutlayabilme gücüdür. Elini o güç hırsından, o alkışlanma arzusundan, o lüks statü çılgınlığından çekebilme disiplinidir.
Tarih, unvanları elinden alındığında geriye hiçbir şeyi kalmayan "çıplak kralların" acınası hikayeleriyle doludur. Bir gün o koltuklar altınızdan kaydığında, o şirketlerin tabelaları değiştiğinde ve cebinizdeki o parlak kartvizitler hükmünü yitirdiğinde, geriye dönüp baktığınızda arkanızda kaç insan kalacak? Eğer arkanızda bıraktığınız tek şey birer "çıkar ilişkisi enkazı" ise, o milyarlık bütçeleri yönetmiş olmanızın yaşam muhasebesinde zerre kadar hükmü yoktur. En büyük iflas, kartvizitiniz kaybolduğunda kimsesiz ve bomboş kalmanızdır.
Bir dahaki sefere bir salona girdiğinizde, bir masaya oturduğunuzda ya da bir insanın elini sıktığınızda, ceplerinize sadece unvanlar ve metalar doldurmayı bırakın. O ilişkilerin, o sohbetlerin bir kenarına biraz samimiyet, bir avuç entelektüel derinlik ve en çok da saf bir insanlık eklemeyi deneyin. Çünkü unutmayın; unvanı doymayanın makamı, ruhu doymayanın ise ömrü asla doymaz. O kule gibi yığdığınız başarı hikayeleri sizi büyütmez, aksine içinizdeki o yalnız, sevgisiz kalmış küçük çocuğu faş eder.










