O koku yokluğun ya da darlığın kokusu değildi; o evde kırk yıl boyunca kaynamış çorbanın, demlenmiş sohbetlerin, büyütülmüş çocukların, yani o evin ruhunun kokusuydu.
Şimdi ne yapıyoruz? Bir eve taşınır taşınmaz ya da duvarlar biraz eskir eskimez her yeri kırıp döküyoruz. Hafızayı kazıyor; her köşeyi dümdüz edip griye, beyaza boyuyoruz. Evler artık ev gibi değil, emlak sitesindeki ilan fotoğrafları gibi kokuyor: Kimyasal, steril ve ruhsuz. Eskinin o yaşanmış kokusunu bir "ıstırap" gibi hayatımızdan söküp atıyoruz.
Şimdiki eşyalara bakıyorum; hepsi fabrikadan dün çıkmış gibi pürüzsüz ve kimliksiz. Eskiden bir masanın üzerindeki mürekkep lekesi, ders çalışan bir çocuğun hikayesini anlatırdı. Sehpadaki o sigara yanığı, efkârlı bir gecenin hatırasıydı. Koltuğun çökmüş köşesi, evin babasının kırk yıl boyunca akşamları nerede dinlendiğinin belgesiydi.
Biz bugün eşyanın bu hafızasından korkuyoruz. Üzerinde çizik olan masayı hemen spotçuya fırlatıp yerine suntalam, parlak ve ruhsuz bir yenisini alıyoruz. Eşyanın bizimle birlikte yaşlanmasına, bizimle birlikte karakter kazanmasına izin vermiyoruz. Onu yaşatmak yerine, hafızasını silip çöpe atıyoruz.
Bu mesele sadece eşyayla da sınırlı kalmıyor, kendi yüzümüze sıçrıyor. Eskiden yaşlıların yüzündeki kırışıklıklara "yaşanmışlık", göz kenarlarındaki çizgilere "gülüş mirası" denirdi. Bir insanın yüzündeki hatlar, onun hayattaki rütbeleriydi. Şimdi o çizgileri birer kusur, birer yenilgi olarak görüyoruz. Aynada ufacık bir çizgi gören soluğu klinikte alıyor. Herkes yüzünü gerdiriyor, botoksluyor; yirmi yaşındaki gençle altmış yaşındaki insan aynı pürüzsüz ama aynı zamanda ifadesiz maskeyle geziyor. Yaşlanmanın, demlenmenin, zamana meydan okumanın o asil ruhunu bir estetik kusur sayıp yok ediyoruz.
Çünkü artık biliyoruz: Eskimek, çürümek demek değildir; olgunlaşmaktır. Bir şarabın, bir peynirin eskisi makbuldür de neden hayatın, eşyanın ve insanın eskisi yük sayılıyor? Biz kusursuzluğun peşinde koşarken, aslında o masadaki muhabbeti var eden en sıcak hikayeleri kaybediyoruz.
Peki, neden her şeyin en yenisini arsızca istiyor ve daha elimize geçer geçmez ondan buz gibi soğuyoruz? Neden hiçbir şeyin tadı damağımızda kalmıyor?
Çünkü biz aslında o nesnenin kendisini sevmiyoruz; biz onu arzu etme fikrini seviyoruz. Sosyal vitrinlerde, reklamlarda bize bir telefon ya da bir kıyafet öyle bir sunuluyor ki, zannediyoruz ki onu alınca hayatımızdaki tüm boşluklar kapanacak, kusursuz bir mutluluğa ereceğiz. O ulaşılamaz olduğu sürece biz bir avcıyız, adrenalinimiz zirvede. Ama kutuyu açıp o jelatini yırttığımız an büyü bozuluyor. Bakıyorsun ki elindeki yine sadece bir telefon, sen de yine aynı sensin. Av bittiği an, o büyük heyecan yerini devasa bir boşluğa bırakıyor. Sonra o boşluğu kapatmak için hemen bir sonraki avın, yani bir üst modelin peşine düşüyoruz.
Eskiden bir şeyi elde etmek için beklemek, biriktirmek, sabretmek gerekirdi. Hatırla; bir albümün çıkmasını aylarca beklerdik. Harçlık biriktirip o kaseti aldığımızda, içindeki her şarkıyı ezberleyene, bandı aşınana kadar dinlerdik. Çünkü o kasette bizim emeğimiz ve zamanımız vardı. Şimdi bir tıkla dünyanın bütün şarkıları önümüzde, bir tıkla en lüks eseri ertesi gün kapımızda buluyoruz. Emek vermediğimiz, uğruna sabretmediğimiz hiçbir şeye değer biçemiyoruz. Hızlı gelen, hızlı gidiyor. Kolayca ulaştığımız her şey, gözümüzde saniyeler içinde sıradanlaşıyor. Tüketim hızı, sindirme hızımızı fersah fersah aşınca da ortaya bu kronik can sıkıntısı çıkıyor.
Yeni olan her şey kusursuzdur, pürüzsüzdür ama aynı zamanda soğuktur. Fabrikadan yeni çıkmış bir araba kokusu ilk başta güzel gelir ama içinde henüz hiçbir anı, hiçbir yolculuk, hiçbir kahkaha yoktur. Biz o yeniyi alıp eve koyduğumuzda, onunla bağ kuracak zamanı kendimize tanımıyoruz. Eşyanın bizimle birlikte yaşlanmasına, bizim kokumuzun üzerine sinmesine izin vermeden, henüz üzerinde tek bir çizik bile oluşmadan gözümüzü bir sonrakine dikiyoruz. Ruhsuz nesnelerle çevrili yaşadığımız için de o nesneler bizi beslemiyor; aksine içimizdeki boşluğu daha da büyütüyor.
Sahi, biz bugün her şeyi böyle acımasızca sterilize edip hafızasızlaştırırken, yarın çocuklarımıza, torunlarımıza üzerinde yaşanmışlık hikayesi olan hangi mirası bırakacağız? Onlara hatıra kalacak şey bulut sürücülerindeki dijital dosyalar mı, yoksa iki yılda bir değiştirilen telefon hurdaları mı?
Uzun lafın kısası sevgili dostum; biz yeninin peşinde koşarken aslında eşya aramıyoruz. İçimizdeki o hiç doymayan, ne koysak dolmayan manevi boşluğu maddiyatla yamamaya çalışıyoruz. Ama olmuyor. Çorap söküğü gibi, ruhumuzun sökükleri de yeni bir harcamayla dikilmiyor.
Masadaki çay bardağına bak şimdi. Belki kenarı hafif sararmış, belki bin kere yıkanmaktan deseni solmuş. Ama o bardak kaç kış elini ısıttı, kaç derin sohbete şahitlik etti, bir düşün...
Gözünün takıldığı o ilk nesneye iyi bak; ruhu olanı kolayca feda etme.
FIRAT DUYAN....