Çaylar taze, hava hafif serin. Derken masadakilerden biri, oğlunun düğün hazırlıklarından açtı lafı. Adamcağızın yüzü kireç gibi, elleri titriyor. "Yahu," dedi içini çekerek, "salonun perdesinden tut, davetiyenin yaldızına kadar her şeye müdahale var. Borç gırtlağı geçti ama hanım diyor ki: Elalem ne der, eksik bir şey görmesinler."
O an masaya öyle bir sessizlik çöktü ki, sanki o görünmez "elalem" ordusu kahvehanenin kapısında belirivermiş, hepimizi hesaba çekecekmiş gibi hissettik. Sahi, kimdi bu her evlilikte, her cenazede, her okul tercihinde ve hatta mutfağa alınacak o ufacık fincan takımında bile son sözü söyleyen gizli otorite?
Bugün bu köşede, bin yıldır sırtımızda taşıdığımız ama adını koyamadığımız o en büyük hapishanemizi, "Elalem Ne Der?" yasasını masaya yatırıyoruz. Ama öyle her yerde duyduğunuz "Başkalarını umursamayın, kendiniz olun" sığlığında değil; bu toprakların ruhuna, genetiğine sinmiş o derin mukaveleyi yırtıp atarak bakacağız bu mevzuya.
Felsefe tarihinde Panoptikon diye bir hapishane modeli vardır; ortada tek bir kule bulunur ve o kuledeki gardiyan, dairesel hücrelerde kalan tüm mahkumları görebilir. Mahkumlar gardiyanın o an kendilerine bakıp bakmadığını asla bilemezler ama "her an izleniyor olma ihtimali" yüzünden hep kurallara uyarlar.
İşte bizim toplumsal yapımız, dijital çağa entegre olmuş devasa bir Panoptikon’dur. Elalem, o ortadaki kuledir. Yüzünü tam görmeyiz, net bir adresi yoktur; bazen yan dairedeki Nuran teyzedir, bazen bayramda yılda bir kez gördüğün büyük amca, bazen de sosyal medyadaki o hiç tanımadığın profil resimsiz hesaptır.
Bizler, bu görünmez gardiyanın bizi her an izlediği varsayımıyla yaşarız. İşin trajik tarafı, bu gardiyana maaşını kendi ömrümüzle ödememizdir. Evimizi döşerken kendi rahatımızı değil, o gardiyanın göz zevkini düşünürüz. Çocuğumuzun mesleğini seçerken onun yeteneğine değil, o gardiyanın akraba meclisinde bize vereceği takdire yatırım yaparız. Kendi hayat tiyatromuzda başrolüzdür ama senaryoyu, bizi sadece localardan bir saniyeliğine izleyip gidecek olan o jüriye yazdırırız.
Peki, bu elalem neden bu kadar çok konuşur ve neden bizim hayatımıza bu kadar meraklıdır? Çünkü bu dünyadaki en ucuz, en maliyetsiz şey "başkasına akıl vermek"tir.
Bizim buralarda elalem olmak; sıfır sermayeyle girilen bir borsa gibidir. Sizin hayatınız üzerine kumar oynarlar ama zararı asla onlar ödemez. "Şu yaşa geldin, neden evlenmiyorsun?" diye baskı kuran o elalem, yarın siz yanlış bir evlilik yapıp darmadağın olduğunuzda mahkeme masraflarınızı ödemez. "Borç harç da olsa şu evi, şu arabayı al, şanındandır" diyenler, kapınıza icra memuru dayandığında cüzdanını açmaz.
İşte bu yüzden, elalemin yargıları aslında "bedeli ödenmemiş fikirler çöplüğü"dür. Kendi hayatının sorumluluğunu alamayan, kendi içindeki o büyük boşlukla yüzleşmekten korkan insan, başkasının hayatını didikleyerek bir nevi kendi varoluşsal sancısını bastırır. Biz ise o içi boş, faturası bize kesilen fikirlere hayatımızı ipotek ederiz.
Kültürümüzün en naif ama aynı zamanda en acımasız kavramlarından biridir: "Ayıp olmasın." Bu iki kelime, bu topraklarda hukukun üstündedir. İstemediğimiz insanların cenazesine gideriz (ayıp olmasın), sevmediğimiz insanların yüzüne güleriz (ayıp olmasın), bizi sömüren akrabaya borç veririz (ayıp olmasın).
Aslında bu "ayıp olmasın"cılık, bir tür kolektif suç ortaklığıdır. Herkes halinden şikayetçidir ama kimse o çemberin dışına çıkmaya cesaret edemez. Çünkü çemberin dışına çıkan ilk kişi, sürüden ayrılan o yaralı kurt muamelesi görür.
Düşünün bir kere; ufacık bir nişan merasimi için aylarca çalışan gençlerin, sırf "elalem takıya laf etmesin" diye on yıl boyunca o düğünün borcunu ödemesi hangi mantığa sığar?
Ya da sırf "boşanmış" dedirtmemek için evdeki o psikolojik şiddete, o sevgisizliğe ömür boyu katlanan bir kadının ödediği bedeli hangi elalem geri verebilir? Biz, başkalarının yüzündeki sahte bir tebessüm için kendi içimizdeki hakiki neşeyi kurban ediyoruz.
Eskiden elalemin bir sınırı vardı; mahallenin bittiği yerde elalemin sesi de kısılırdı. Başka bir şehre gittiğinde, kimsenin seni tanımadığı o sokaklarda derin bir nefes alabilirdin.
Şimdi o lüksümüz de kalmadı. Sosyal medya sayesinde elalem artık küreselleşti ve cebimize girdi. Artık sadece karşı komşuya değil, binlerce kilometrelik bir dijital kabileye karşı sorumluyuz. Gittiğimiz tatili, yediğimiz yemeği, okuduğumuz kitabı bile o küresel elalemin beğenisine sunuyoruz. Beğeni sayıları azaldığında içimizi kaplayan o hüzün, aslında "Elalem beni onaylamadı" korkusunun modern versiyonundan başka bir şey değil.
İnsanlık tarihi boyunca hiç bu kadar çok jürinin önünde, hiç bu kadar çıplak ve savunmasız yaşamamıştık. Eskiden elalem arkamızdan konuşurdu, şimdi ise canlı yayında, yorumlar kısmında, gözümüzün içine baka baka notumuzu veriyor.
Pekii Bu demli muhabbetin sonunda ne yapacağız? Bu görünmez prangalarla ömür boyu yürümeye devam mı edeceğiz?
Çözüm, o elalemle kavga etmekte ya da onlara savaş açmakta değil. Çünkü onlara enerji harcadığın sürece, onları yine hayatının merkezinde tutmaya devam edersin. Çözüm, o mahkeme salonundan arkana bakmadan çıkıp gitmektir.
O mukaveleyi yırtmanın ilk adımı, kendi kusurluluğunu kucaklamaktır. Elalem senden pürüzsüz bir vitrin ister; sen ise onlara o sökük çorabını, o kırık kalbini, o ödenmemiş faturanı göstermekten korkma. İnsan olduğunu, hata yapabileceğini, herkesi memnun etmek gibi bir mecburiyetinin olmadığını kendine her sabah hatırlat.
Unutma ki; o çok korktuğun elalem de aslında senin gibi geceleri yatağa yattığında kendi kaygılarıyla, kendi sökükleriyle baş başa kalan, tıpkı senin gibi kırılgan insanlardan oluşuyor. Onlar da kendi jürilerinden korktukları için bu kadar çok bağırıyorlar.
Bugün o masadan kalkarken, hayatının direksiyonunu o gizli jürinin elinden al. Bırak arkandan "Şöyle yapmış, böyle gitmiş" desinler. Sen kendi hayat hikayeni, kendi kaleminle, o çatlak bardağın sıcaklığında yazmaya bak. Çünkü günün sonunda o jüri dağılacak, ışıklar sönecek ve sahne arkasında sadece sen ve yaşanmamış ömrün baş başa kalacaksınız.