Peki, o altın çağlardan sonra ne oldu da asırlardır bize ne dediler, ne demek istediler, ne yapmamızı istiyorlar diye peygamberlerin ve âlimlerin söylemleriyle, hareketlerinin tefsiriyle didinip durur olduk?
Anlamak, incelemek, araştırmak elbette kıymetlidir; fakat bu arayış yüzyıllardır süren bir kısır döngüye mi dönüşmeliydi? Yoksa birileri bizi teferruat labirentlerinde oyalayıp, aheste aheste kendi hakikatimizden, bilimden ve dinden uzaklaştırmayı mı hedefledi?
Yüzyıllardır ötekine beddua ederken, kendi huzurumuz, sağlığımız ve mutluluğumuz için en içten duygularımızla salavatlar getirdik. Ama ne hazindir ki, yaşadığımız acılardan göz pınarlarımız kurudu. Biz "zalimlerin vatanları yıkılsın" diye bağırdıkça, coğrafyamızda yıkıma uğramayan, kardeş kanı dökülmeyen tek bir İslam beldesi kalmadı. Başkalarının yaşam tarzlarıyla alay edip dururken; toplumsal erozyonu bir kenara bırakın, kendi aile düzenlerimizi, ahlakımızı akla hayale gelmeyecek bir çürümeyle kaybettik.
Asırlardır dost ve akrabalara zekâtlar verdik ama Müslüman ülkelerde açlık ve sefalet azalmak yerine derinleşti. Biz hâlâ "Abdesti, orucu ne bozar?", "Kadınlar cenazeye katılabilir mi?", "Küçük yaşta evlilik caiz midir?" gibi güya hayati sorunlarla boğuşurken; her perşembe akşamından hazırladığımız süslü "Hayırlı Cuma" mesajlarıyla günahlarımızdan arındığımızı sandık.
Biz, ilmin ve bilimin ışığında yücelen atalarımızın yolunu unutup bu sığlıkta boğulurken; beddua ettiklerimiz uzaydan dünyayı yönetmeye, atomu parçalamaya ve bilimsel devrimlere imza atmaya devam etti. Bir kez olsun dönüp öz eleştiri yapmadık, kendimizi sorgulamadık.
Süslü ve şatafatlı mekânlarda, çoğunun oruçla dahi bağı olmayan insanlara verdiğimiz kuş sütü eksik iftar sofralarıyla övünüp, bunu ibadet saydık. Oysa o sofralarda açın ve yoksulun hakkını israf ettiğimiz için ilahi bir cezalandırılma ile karşı karşıya olduğumuzu kaçımız düşündü?
Dahası, "inancımın gereğidir" diyerek insanları katleden DEAŞ, Taliban, Hizbullah ve dinle alakası olmayan şekilci cemaatlere sürüklenen cahillerimizin sayısı azımsanmayacak seviyelere ulaştı.
Sormak gerek: Aklımızı, adaletimizi ve vicdanımızı tam olarak ne zaman yitirdik?
Bizden sonraki nesillere aktarabileceğimiz, yüzümüzü ağartacak neyimiz kaldı?
İnandığımız, peşinden körü körüne gittiğimiz din simsarları; sömürdüğümüz ve sömürülmesine izin verdiğimiz en masum duygularımız... Yitirdiğimiz bunca değer, ders çıkarmadığımız binbir musibet ve felakete rağmen doğrulup kendimize gelemedik.
Bırakın fikirlerini anlamayı, isimlerini dahi bilmediğimiz o büyük Müslüman bilim insanları, filozoflar ve alimler bile bu çarpık düzenimizi düzeltmeye yetmedi.
Hiç mi soran yok: Aklımızı ve ahlakımızı kimler rehin aldı?
Vicdanlarımızın bu esaretine neden tek bir ses bile çıkarmadık?
Oysa çok mu zordu; Allah’a iman edip bilime ve ilme yaslanmak?
Zulme direnip adalete sığınmak, ahlaka sımsıkı sarılmak bu kadar imkansız mıydı?
Bilemedim... Takdir sizlerin.
Ne demişti Cemil Meriç:
"Bu memlekette sağcı-solcu, ilerici-gerici yoktur; bu memlekette namuslular ve namussuzlar vardır."
Vesselam.