Trabzon da böyledir.
Biraz sınırlı, biraz kendinden emin, biraz inatçı… Belki zaman zaman hoyrat, belki fazla doğrudan. Ama bütün bunların altında güçlü bir aidiyet, dayanışma ve memleket duygusu vardır.
Trabzonluyu Trabzonlu yapan yalnızca Karadeniz’in hırçın dalgaları değildir. O dalgaların arkasındaki sadakat, cesaret ve vefadır.
Elbette her şehirde olduğu gibi Trabzon’da da farklı insanlar, farklı düşünceler ve farklı davranışlar vardır. Bir kişinin yaptığı yanlışı koskoca bir şehrin karakterine yüklemek ise ne adil ne de sağlıklıdır.
Son zamanlarda yaşanan bazı tartışmaların ardından bütün Trabzonluları aynı kefeye koymaya çalışan söylemler görüyoruz. Özellikle Amedspor ve Trabzonspor üzerinden forma, kimlik ve aidiyet tartışmalarının büyütülmesi, aslında sporun sınırlarını aşan bir gerilim alanı oluşturma çabasını düşündürüyor.
Oysa futbolun tribünlerde bıraktığı iz ile toplumların birbirine bakışı aynı şey değildir.
Bir kişinin provokatif davranışı, milyonlarca insanın ortak karakterinin göstergesi olamaz.
Asıl dikkat edilmesi gereken de tam burada başlıyor.
Çünkü Türkiye’nin en büyük gücü, birbirine benzeyen insanlardan oluşması değil; birbirinden farklı insanların aynı ülkenin ortak çatısı altında yaşayabilmesidir.
Türkiye kocaman bir gövdeyse, şehirlerimiz onun farklı organlarıdır.
Trabzon bu gövdenin aklıysa, Diyarbakır kalbidir.
Rize omuzudur, Mardin elidir.
İstanbul yüreğidir, Ankara gözüdür.
Bir omuzun incinmesi yalnızca omuzu değil, bütün bedeni etkiler. Kalp durduğunda beynin tek başına yaşaması mümkün değildir. Beyin ile kalp, el ile omuz, göz ile beden aynı bütünlüğün parçalarıdır.
İşte Türkiye’nin ihtiyacı olan şey tam da budur:
Birlik, denge ve senkron.