Babamı ilk kez itfaiye kıyafeti ile gördüğümde, çocuk aklımla sadece oyun zannetmiştim. Bana kocaman gelen kaskı, ellerinden hiç düşmeyen eldivenleri ve yüzünde taşıdığı ciddiyetle sanki bir masal kahramanıydı. Ama büyüdükçe öğrendim ki; o masalın adı “yangındı, felaketti, kurtarmaydı...”
İtfaiyecilerin hayatı, çoğu zaman filmlerde gördüğümüz kahramanlık sahnelerinden ibaret değil. Onlar, herkes yangından kaçarken ateşe doğru yürüyen, herkesin yıkıldığı anlarda dimdik duran, bir nefes, bir umut için kendi nefesini hiçe sayan insanlar. Her göreve giderken “geri döner mi?” sorusuyla ailelerinin yüreğini kavuran birer ateş savaşçısı.
HER SİREN SESİ DUYDUĞUMUZDA
Biz aileleri için en zor kısım işte burada başlıyor. Telefon çaldığında, siren sesini duyduğumuzda ya da televizyonda bir yangın haberi çıktığında içimizden geçen tek şey: “Orada mı?” Babamızı uğurlarken yüzümüzde gülümseme olurdu, ama içimizde hep aynı sessiz dua: Sağ salim gelsin.
Onların kahramanlığı sadece yangınla sınırlı değil. Depremde, selde, trafik kazasında, yani hayatın en zor anında hep onlar var. Bir çocuğu kollarına alıp hayata döndürürken gözlerinden akan sevinçle, bazen de kurtaramadıklarının yüküyle sessizce oturduklarında, aslında kahramanlığın ne kadar ağır bir sorumluluk olduğunu hissediyorsunuz.
AH O DUMAN KOKUSU
Biz itfaiyeci çocukları olarak biliyoruz: Babamız görevden geldiğinde omuzlarında hep bir duman kokusu kalır. O koku bize güveni, gururu ama aynı zamanda korkuyu da hatırlatırdı. Çünkü babam her seferinde başkasının hayatını kurtarırken kendi hayatını ateşe koyuyordu.
O SIZIYI GURURLA TAŞIYORUZ
Bugün bu satırları yazarken tek isteğim var: Bir gün herkes, itfaiyecilerin sadece yangın anında hatırlanacak değil, her zaman değer görecek birer emanetçi olduklarını bilsin. Onlar, başkalarının hayatını kurtarırken kendi ailelerinin kalbinde hep ince bir sızı bırakıyorlar. Ve biz o sızıyı gururla taşıyoruz.
Çünkü biz itfaiyeci çocukları, kahramanların evlatlarıyız.