İslam kemale işaret eder; insan ise eksikleriyle, zaaflarıyla, nefsiyle ve imtihanlarıyla o kemale doğru yürür.
Bu sebeple bir Müslümanın kusurunu İslam’ın kusuru saymak, insan ile hakikati birbirine karıştırmaktır.
Şükür ki bu dünyada İslam’ı hakkıyla yaşayan, kalbinde merhameti, dilinde hakkı, davranışında adaleti taşıyan Müslümanlar da var. O saf, duru ve güzel kalplerin yüzü suyu hürmetine belki de hâlâ ayaktayız.
Elbette bizim içimizde de kötüler vardır.
Nefsin bulunduğu yerde zaaf vardır; insanın bulunduğu yerde hata vardır. Kimi insan günahını gizler, kimi nefsine yenilir, kimi ise kötülüğünü dinin ardına saklayarak kendisine kutsal bir kılıf biçer.
Fakat kötülüğün dinin adını kullanması, o kötülüğü dinin hakikati yapmaz.
Kimse gülün güzelliğinden dikenine bakarak vazgeçmez. Çünkü diken, gülün hakikatini temsil etmez. O yalnızca aynı dal üzerinde bulunan başka bir sıfattır.
İslam da böyledir.
Bir Müslümanın öfkesi İslam değildir.
Bir Müslümanın zulmü İslam değildir.
Bir Müslümanın cehaleti İslam değildir.
Bir Müslümanın nefsine yenilmesi İslam değildir.
Öyleyse bir insanın karanlığını alıp bütün bir hakikatin üzerine sürmek hangi aklın, hangi vicdanın, hangi adaletin işidir?
Son zamanlarda bazıları için her kötülük, İslam’a saldırmanın bahanesine dönüşüyor. Bir haber çıkıyor; olayın faili Müslüman ise hemen din sorgulanıyor. Bir insan suç işliyor; onun inancı üzerinden milyarlarca insanın inancı mahkûm ediliyor.
Bu, eleştiri değildir.
Bu, düşünmek de değildir.
Bu, çoğu zaman önyargının haber kılığına, fırsatçılığın fikir kılığına girmiş hâlidir.
Hakikatle hesaplaşmak isteyen önce hakikati olduğu hâliyle tanımak zorundadır.
Bir dinin ne olduğunu, o dine mensup olduğunu söyleyen herkesin davranışlarından okuyamazsınız. Çünkü insan, inandığı hakikatin her zaman ölçüsü değildir.