Ana Sayfa

Geleceğin Gölgesinde Çürüyen Bugün: Bekleme Odasında Yaşanan Hayatlar

YAZARLAR

Geçen gün bir tren istasyonunda, peronda bekleyen insanları izledim. Herkesin gözü rayların uzağında, kulakları anons sesindeydi.



Kimse o an orada olduğunu, soluduğu havayı, gökyüzünün rengini fark etmiyordu. Herkes "bir an önce gitmek" ve "orada olmak" telaşındaydı. O an irkildim ve düşündüm: Biz insanlar, sadece istasyonlarda değil, bütün bir ömür boyu hep bir sonraki peronu bekleyen, içinde bulunduğu anı ise nefretle katlanılan bir "bekleme odası" gibi gören gönüllü sürgünleriz.
Sahi dostlar, biz ne ara yaşamayı gelecekteki bir tarihe erteleyip, bugünü feda edilmesi gereken bir yük gibi görmeye başladık? Kendi hayatımızın üstüne ne ara bu kadar kalın bir sabırsızlık perdesi çektik? 
Gelin kendimizle dürüstçe yüzleşelim. Çocukken "Hele bir büyüyeyim, her şey çok güzel olacak" derdik. Büyüdük; bu kez "Hele bir okul bitsin, hayata atılayım" dedik. İş güç sahibi olduk; "Hele bir evleneyim, düzenimi kurayım" diye avuttuk ruhumuzu. Sonra ev taksitleri, çocukların büyümesi, emeklilik hayalleri derken hayatı hep bir "hele bir..." parantezine hapsettik. Mutluluğu, sürekli gelecekte bir yere imzaladığımız, ama vadesi geldikçe hep bir ileri tarihe fırlattığımız şarta bağlı bir senet gibi yaşadık.
Bu bir hayat yaşama biçimi değil, bu sistematik bir intihardır. Çünkü o beklediğimiz "mükemmel yarınlar" geldiğinde, biz o yarınları yaşayacak enerjiyi, hevesi ve en acısı çocuksu saflığı çoktan geçmişin o tozlu bekleme odalarında bırakmış oluyoruz. Hayat, bizim planlarımızın bittiği yerde başlayan o vahşi ve muazzam nehirken; biz nehrin kenarında durmuş, suların tamamen durulmasını bekleyen şaşkın seyyahlar gibiyiz. Sular durulmuyor dostlar, akıp gidiyor ve biz sadece seyrediyoruz.
Modern dünya bize sürekli "hızlı olmamızı", "ilerlememizi" ve "başarmamızı" vazediyor. Durmak, soluklanmak, bir çiçeğin açışını izlemek veya bir dostun yüzündeki çizgilerde kaybolmak artık bir "zaman kaybı" olarak kodlanıyor zihnimize. Hızın kutsandığı bu çağda, estetik ve derinlik ilk kurbanlarımız oluyor. Aceleyle yudumlanan çaylar, koşturarak yürünen sokaklar, yarım yamalak dinlenen şarkılar… Her şey bir sonraki randevuya, bir sonraki hedefe yetişmek için harcanan birer yakıta dönüşüyor.
Düşünülmemiş ama içimizi sızlatan asıl trajedi şudur: İnsan, varmak istediği yere ulaştığında oranın da bir süre sonra yeni bir "bekleme odasına" dönüşeceğini fark edemeyecek kadar körleşiyor. Yeni bir ev alıyoruz, ilk üç ayın hevesi geçince gözümüzü daha büyüğüne dikiyoruz. Bir makama geliyoruz, koltuğun döşemesi eskimeyen daha üst mevkilerin planını yapıyoruz. Varış noktaları bizi doyurmuyor, çünkü biz yolda yürümeyi, yolun tozunu yutmayı, yol kenarındaki konaklarda dinlenmeyi unuttuk. Hedef bağımlısı olduk ama yolculuğun kendisini kaybettik.
Bizler, geçmişin pişmanlıkları ile geleceğin kaygıları arasında sıkışıp kalmış, şimdiki zamanın yetim çocuklarıyız. Bir akşamüstü balkonda otururken bile aklımız yarın ödeyeceğimiz faturalarda ya da dün kalbimizi kıran o sözde kalıyor. İçinde bulunduğumuz anı o kadar değersizleştiriyoruz ki, sanki bugünü hoyratça yakarsak yarın daha parlak bir kül elde edecekmişiz gibi bir yanılsamaya kapılıyoruz. Oysa zaman, tasarruf edilemeyen, biriktirilemeyen ve bir saniyesi bile ödünç alınamayan yegâne sermayemiz.
Eski zaman insanlarına bakın; bir kahveyi kırk yıl hatırla içer, bir mektubu aylarca bekler, bir kış gecesi masalını sabırla dinlerlerdi. Onların zamanı genişti, çünkü ruhları şimdiki zamana demirliydi. Bizim zamanımız ise dar, cüce ve sabırsız. Çünkü biz hep "başka bir yerde" olmak istiyoruz. Yanımızdaki insanın gözlerine bakarken bile zihnimiz bir sonraki hamlenin peşinde koşuyor. İnsana, söze ve ana hürmeti kaybettik.
Bu bitmek bilmeyen telaş, bizi sadece kendimize değil, çevremize karşı da sağırlaştırıyor. Sokakta acıyla yürüyen bir ihtiyarı, parkta neşeyle koşan bir çocuğu, rüzgârda nazlıca sallanan bir çınar yaprağını görecek gözümüz kalmadı. Herkes bir yere yetişiyor ama kimse nereye gittiğini bilmiyor. Kolektif bir cinnet gibi, kitlesel bir koşunun içindeyiz. Yarış bittiğinde elimizde kalacak tek şeyin yorgun bir beden ve yaşanmamış bir gençlik olacağını bile bile hem de...
Gerçek asalet ve zenginlik, dünyanın bütün o vahşi koşturmacasının ortasında durup, "Ben burada, bu anda kalıyorum" diyebilme cesaretidir. Kendine bir yavaşlama hakkı tanımaktır. O bekleme odasının kapılarını kırıp, perondaki soğuk banktan kalkıp, o an gökyüzünden düşen yağmur damlasını yüzünde hissetmektir.
Bir dahaki sefere kendinizi "Hele bir şu iş bitsin..." diye hayal kurarken yakaladığınızda, durun ve derin bir nefes alın. Elinizdeki bardağa bakın, yanınızdaki insanın sesini duyun, oturduğunuz koltuğun sertliğini hissedin. Çünkü hayat, sizin gelecekte açılmasını beklediğiniz o kapıların ardında değil; tam şu an, o kapıyı beklerken harcadığınız nefesin içindedir. Unutmayın dostlar; bekleme odasında geçen bir ömür, hiç yaşanmamış bir ömürdür.