Köklerinden uzaklaşmış, hafızası aşınmış, değerlerini yalnızca özel günlerde hatırlayan bir toplum, geçmişin kahramanlıklarıyla ne kadar övünebilir? Birlik ve beraberliği tören meydanlarında dile getirip hayatın içinde unutan, aynı bayrağın altında yaşadığı hâlde birbirine tahammül edemeyen insanlar, hangi zaferin ruhunu taşıdıklarını iddia edebilirler?
Bir zamanlar Laz’ıyla, Çerkez’iyle, Türk’üyle, Kürt’üyle aynı istikamete bakabilen insanlar vardı. Farklılıklarını bir ayrılık sebebi değil, ortak hayatın bir parçası sayan bu insanlar, gerektiğinde aynı cephede omuz omuza durmayı bildiler. Çünkü o günlerde mesele, insanın hangi kökten geldiğinden çok, hangi vatanın geleceğini savunduğuydu.
Peki, ne oldu bize?
Bir zamanlar aynı amaç uğruna mücadele edenlerin torunları, bugün birbirlerinin farklılıklarını düşmanlık sebebi sayabiliyor. Aynı ülkenin insanları, tribünlerde birbirine yabancılaşabiliyor; siyasetin, çıkarların ve gündelik kavgaların içinde ortak geçmişlerini unutabiliyor. Birlikte kazanılan zaferlerin hatırası, ayrışmanın gürültüsünde kayboluyor.
Oysa bir milletin kaybı, her zaman toprak yitirmesiyle başlamaz. Bazen kendi tarihine yabancılaştığında, bazen değerlerini çıkarlarına feda ettiğinde, bazen de geçmişin fedakârlıklarını bugünün konforuna kurban ettiğinde yenilmeye başlar.
Zafer, geçmişte kazanılmış bir sonuç değil, bugün taşınması gereken bir sorumluluktur.
Biz kahramanlarımızı anıyor, bayraklarımızı dalgalandırıyor, marşlarımızı söylüyoruz. Özel günlerde aynı duygular etrafında buluşuyor, sonra gündelik hayatın içinde birbirimize sırtımızı dönüyoruz. Öyleyse kutladığımız şey nedir? Bir zamanlar kazanılmış zaferlerin kendisi mi, yoksa o zaferleri mümkün kılan iradeden geriye kalan hatıra mı?
Miras yemek kolaydır. Başkasının ödediği bedellerle kurulmuş bir geleceğe sahip çıkmak, o geleceğin sorumluluğunu üstlenmekten daha kolay gelir insana. Geçmişin fedakârlıklarıyla övünür, fakat onların gerektirdiği ahlaki yükü taşımaktan kaçınırız. Tarihi bir gurur vesilesi sayar, kendimizle hesaplaşmamız gereken bir vicdan muhasebesi olduğunu unuturuz.
Oysa tarih, yalnızca övünmek için açılan bir defter değildir. Bize kim olduğumuzu hatırlattığı kadar, kim olmaktan uzaklaştığımızı da gösterir.
Bugün çocuklarımıza hangi değerleri aktarıyoruz? Adaleti, vefayı, merhameti ve dayanışmayı hayatımızın neresinde tutuyoruz? Birbirimize karşı sorumluluklarımızı ne ölçüde yerine getiriyoruz? Çünkü bir toplumun karakteri, yalnızca geçmişteki kahramanlıklarıyla değil, bugünün sıradan insanlarının nasıl yaşadığıyla şekillenir.
Belki de asıl mesele, geçmişte zafer kazanıp kazanmadığımız değil, o zaferlerin bize yüklediği sorumluluğu yerine getirip getirmediğimizdir. Bize bırakılan miras yalnızca topraklardan ibaret değildir; ortak bir hafıza, dayanışma iradesi ve geleceğe dair bir ülküdür. Bu mirası yaşatmak, anma törenlerinden önce gündelik hayatta birbirimize karşı gösterdiğimiz tutumla mümkündür.
Öyleyse dönüp kendimize soralım: Birbirimize tahammül edemiyorsak, ortak değerlerimizi kişisel çıkarlarımızın gerisine itiyorsak, geçmişin fedakârlıklarını yalnızca övünme malzemesi yapıyorsak, kazanılmış zaferlerin gerçek mirasçıları sayılabilir miyiz?